16 Aralık 2012 Pazar

Eğer!

O'nu hatırladıkta başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O'nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O'nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain... 
Sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O'ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa, 
 ve O, her durduğunuz yerde duruyor, 
 her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, 
 hüzünlendikçe ağlıyorsa... 
 dünyanın en güzel yeri O'nun yaşadığı yer, en güzel kokusu
 hayat O'nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, 
 O'nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar... 
 her şiirde anlatılan O'ysa... her filmin kahramanı O... 
 her roman O'ndan söz ediyor, her çiçek O'nu açıyorsa... 
 bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez 
 özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa, 
 iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa... 
 iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa... 
 eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O'nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın 
 O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O'na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız... 
 kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü... 
 özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu... 
 hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız... 
 O'nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme, 
 vuslat sehere denkse... 
 gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de; 
 bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O'nun yüzü suyu hürmetine... 
 uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa... 
 dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, 
 bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa... 
 Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, 
 sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla... 
 ...o halde bugün sizin gününüz!.. 
 "Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

can yücel

2 yorum:

  1. Ne acayip çelişki, bu canım yazıda bile torpulenecek bir yer bulacak kadar ve o kadarcık bir nahoslugu gecistirmeyecek kadar naif ruhunuz en ağır kokulu lezzetlerden birini seviyor, kokusunu alamayacak kadar uzak olduğundan belki de, evet ciger kavurmasindan bahsediyorum, ne alaka diyecek misiniz, demeyin, teknoloji siz mühendisliği biraktiginizdan beri çok değişti, atessiz sogansiz, hatta sadece ortalik yerlere yüklenen masum fotoğraflarla bile lezzet elde edilebiliyor. Fotografi silecek kadar umursamayin lütfen, ya da bu blog hesabını kapatacak kadar. Sadece bilin, sabretmeyen çünkü umut etmeyen ama sınırsız ama doyumsuz tutkuyla kavrulan cigerler var dünyanın üstünde. Son olarak şairin dediği gibi tabi ki ölmek ayıp değil ama ölmek kolay da değil ne var ki delirmek kolay ancak o acinasi ve biraz da hakir, o zaman daha yavaş delirmek için yazılmış şeyleri mazur gorun, ve lütfen sadece yorumu silin silerseniz, gonderiye dokunmayın, hayranlarinizdan hepsi acaba mi diye yıllarca okusunlar, cigerin lezzetli olması için kendi yağında kavrulmasi lazım tabi ama yanmaz tavaniz yoksa azar azar şu ilave etmelisiniz, neyse uzatmayim

    YanıtlaSil